Eflatun damlalar besliyor bu günlerde yüreği. Kırık kafiyelerle muhattap oluyor eriyen sözcükler. Sular egemen olmuştu hani bir zamanlar cennet bahçesinde. Ay kaçıyordu doğduğu yerden, her geçen gün biraz daha uzaklaşarak. Topraktan nefret etse de, suyu dost bilmişti kendisine; o sırtını kalabalığa boğmuşken inse de yeryüzüne. Bağrına basmak istiyordu; ancak gücü yetmiyordu kollarına almasına. Kabarttığı su geri iniyordu cehennemin dibine yağmurunu serptiğinde. Birçokları gitti, birkaçı geldi; ad verdi ona, gelgit dedi. Uzaklaşıyordu hala doğduğu alev topundan, kim bilir belki de oraya hayat verdiğini hiç bilmeyecek... Gelen giden vurduğu için çukurlar doluydu teni; gelen giden baktı yaşlı bir dedeye benzetti. Güzü var sararır, yüzü var kızarır; gün gelir dolar, ay geçer boşalır. Parmaklar dokundu ışığına, tüy kadar narindi beyazla siyah el ele tutuştuğunda. Gri huzur onu görenlereydi, çamur ayaklanıp ona bakınca.
Yıllar yıllar önceydi, milyon önüne milyarı katmış gittikçe büyüyordu. Toprak suya gerenmişti, onda hayat bulmuştu. Mavinin güzelliği gönlünden bir kahverengi kopardı, daha da güzel kıldı bu bahçeyi. Bir gün içlerinden biri ışığı keşfetti, içinden yeşili beğendi onla bezendi. İyi niyetli olsa da, soluğu boğdu yaban ciğerleri. Yine de meyveler her zaman tutunacak bir dal buldu. Bu yaşam ağacı rengarenk çiçeklerle doldu.
Yıllar yıllar sonra, milyarı milyonu sel olmuş geliyordu. Cennet bahçesinden bir meyve koptu, fısıltılarla süslenmişti. Tüm ışığı soğurmuştu, simsiyahtı kabuğu. İriceydi, dalı tüm dünyanın omuzlarındaydı. Gizlenmişti, kılıfı ölümsüzlüktendi. Evet, çamur ayaklanmıştı... Gözleri Evren'e açılmıştı, sözleri yeryüzüne saçılmıştı. Ateş isyan etti olanlara; kanı bedeni biçti, küfretti gönlü ışık dolanlara. Güneş batmıştı cennet bahçesinde...
Kökünü özgürlüğe bağlamış bir ağacın dibine oturdum. Duygular parkı burası; şelalesinden pembeyle beyaz karışımı bir huzur akıyor. Toprağı çikolata tadında, yağmuru gözlerimden yağıyor. Karşılıklı dans ediyoruz gölgemle. Kanaryalar sol majörde ötüyor, içlerinden birkaçı kanon yapıyor. Ağaçkakanlar üzerimdeki bir dalda, 3/4'lük bir ritmle eşlik ediyor hepsi. Gördüklerim söz olup akıyor kağıda, nasıl oluyor sor bir uyarana. Bir ceviz kabuğundadır Evren, denize attığın taştan yayılan bir dalga gibidir ışık; olmayan rengi verir beynin sana. Düş alır onları, birleştirip boyayıverir sonra.
Issız ruh... İşlemiş hücrelerime dek. Ateşi gördüm karşımda henüz doğmadan. Yıllar yıllar geçmişti, on'a birkaç bir katılmıştı. Ormanım benim yurdum, kasvetli sis onun eseri. Def etmektir çabam; o yok olursa parlar solgun Güneş, dokunurum ışığına ağlayan Ay'ın. Hoş bir beyaz tonu olsa da boğuyor beni, alevinde yanıp bitmeli. Soluk sarı gök gürültüleri bırakmaz hiçbir zaman, onu turkuaz umutlara çevirmek gerek. Ufuktaki toz bulutlarına göz dikiyorum. Savaşım çetin, niyetim yok pes etmeye. Kızıl kızgınlık yansıtan yüzlere panzehirdir inziva, uzanıyorum kahve kokuluma. Aç kalbini çiseli toprak, yurduma geri dönüyorum.
Yıllar yıllarla ölçülemiyor. Evvel zaman içinde, kalbur Samanyolu içinde bir andayım. Gökyüzü mora göz kırpıyor, bedenlenmiş silüetler kamaşan gözlerimden dolayı görünmüyor. Dört Mevsim'de gökten polen yağıyor. Tutukularım düş olup beliriyor içimde. Pembe arzular kıpkırmızı bir özgüvenle birleşiyor, gecenin dudakları tutuluyor bir ilkbahar sabahında. Portresini gördüm çimenlerin üzerinde, toprakla birleşti ve yok oldu gözlerimin önünde. Sönsün mumlar, dalgalar uğultu olup kanatlandığında.
Uyandım... Tülleri saçtığımda turuncu bir Dolunay; Güneş'in ulağı boyamışken gökküreyi, yaşlı dağların kır renkli sakallarının üzerinde huşuyla süzülüyor. Birazdan ısıracak o kayalar Ay'ı, sordum şeker gibiymiş tadı. Yutuverecek ardından bütünüyle, vermeyecek bir dahaki güne dek. Düşünce, düşüncelere daldım. Dünya'ya en yakın konumundaydı, benim için mi gelmişti acaba? Yüzümü okşayan su damlaları, her biri buharlaştı uçtu. Ay mı çekti acaba? Dur, neden gittin? Bir zamanlar aynı toz bulutunda dolanmıyor muyduk ikimiz? Gizeminin ardında erişilmezlik yatar. Işığını kucaklar herkes, çakıl taşları çıplak ayaklarına batarken. Sonatlar adanır uğruna, tuşların kardeşliği adına. Kardeştik bir zamanlar. Başlangıcın yoğunda, sonsuz yoğunda, yoğun varlığına filizlenecek bir tohumun içinde kenetlenmiştik. Ayrılmaz bir bütünüz hala, Evren'in yapıldığı maddedeniz hepimiz. Çamurdan bir ayak izi armağan edeceğim sana, İlk Dördün aşkı başlattığı anda...
Küllerden doğmak yepyeni bir beden gibidir insana. Ağırlaşan soluklar közlenmiş cehenneme gözyaşı serper, yalın sorgulamalar çayırlara taze ekinler biçer. Ölümün saydamlığına büründüm, ninniler içerisinde yüzüyorum. Saf huzur kokuyor başımı kaldırdığım yastık. Aynadan yüzümün parıltısı yansıyor sessizce. Bastırdı ince bir ilkbahar yağmuru. Parçalandı ışık, her biri bir notayı sahiplendi. Derinlerde titredi tenim, tüylerim duygusallık kadar hassas. Karıştı renkler birbirine; kimi neşeyi seçti, kimi hüznü. Çakan şimşeğe kızan gök, gücü eline aldı. Onla gürledi, onla esti. Simsiyah dumanlardan geliyordu tepkisi, geçmişinden geliyordu öfkesi. Bir diğeriniyse gören hiç kimse olmamıştı, çünkü onun sahiplendiği korkuydu ve herkes korkuyordu onu duymaktan. Yelpazenin yarısı, 3 tam aralık... Şeytana atfettiler o rengi. Bir gün ona da el atıldı, palet tamamlandı. Ses olarak bedenlendi ve ayna tuttu hislerime. Çilek kokulu yapraklar, kraker gibi çıtırlar. Hepsi ayrı ayrı dallarıydı Duygular Ağacı'nın...
Yıllar yıllara benzemiyor. Büküyorum zamanı çizgilere bulanmış ellerimle. Çarşaf çöküyor seken toplarla. Küçülüyor bedenim binlerin gözünde. Karadelik kadar yoğun hislerim, süpernova gibi saçılıyor boşluğa. Geçmişe gidemezdim ancak ondan hızlı koşarak onu yakalayabilirdim. Anı topluyorum belleklerden, tayfı kırmızı acılardan yeşil mutluluklara kaymış. Mavisi özlem, moru gülümseme iken; tecrübeler de morötesine kalmış. Noktalar yalnızlığa mahkum görünse de birleşince çizgiler anlamlandı. Seçimlerim alnıma harfler kazıdı, süre onlara cümle kurunca biz de ona alın yazısı dedik.
Hızım bana kısalık bağışlıyor, sınırı görünce Ay'ın içinden geçiverdim. Güneş'e göz kırptıktan sonra bir kratere kondum. Bir yüzü hep Dünya'ya dönüktü, platonik aşık hayran kalmıştı göz alıcı renklerine; sanki Tanrı özel olarak tasarlamıştı onu, bir de içindekileri görebilseydi... Farkında olmasa da herkes hayrandı ona, son dördündü o gece, tüm gözler ona dikilmişti. Bir Dünyalı, sevgilisine Ay gözlüm diyordu o sırada; kalbinden akan şelaleler bulutların üzerinde hissettiriyordu ona. Tüm hafifliğiyle elini tuttu ve dudaklarından "Özgürlük kadar güzelsin!" sözleri döküldü. Gezegenler batıya meylederken gözlerinin içinde kayboldu... Düşlerime döndüm, çamurdan ayak izlerini bırakmıştım sonunda üzerine. Ondan da bir parça koparıp götürecektim yurduma. O bendi, ben oydum artık. Yaşam ağacını onun büyüttüğünü söyledim, herkes minnettar olmalıydı bu duruma. Geri döndüğünde gülümsüyordu artık; gök"yüzü"nün ağzına hilal oldu, gözleriniyse Venüs'le Jüpiter paylaşmıştı...
Yaz sükunu... Gececil baykuşlar buğulu bir nefes çekti tenlerini kesen kışı hatırlayarak. Albayrak gibi dalgalandı anılar, yeşerdi yerin saçları. Döngüyü kırmak için yeni bir yol çizdim kendime. İnişim gürültülü oldu, tozlar can havliyle kaçıştı. Gök yere köpürdü, yer göğe çemkirdi. Bir yağmur yağdı, aralarından su sızmaz oldu. Gün ışığı süzüldü ardından, gökkuşağını oluşturdu. Göğün gülümsemesiydi, gören herkes sevinçliydi. Her bir damla bir pikseli sahiplenmişti, düşene dek bukalemun gibi renk değiştiriyordu. Onun boşluğunuysa bir üstteki damla dolduruyordu. Böylece her an yenileniyordu ve kesintisizdi de.
Gökkuşağına aşık olan bir çocuk gördüm ilerde, gecenin özgürlüğüne adım atarken. Ne kadar ulaşmaya çalışsa da gökkuşağı hep ufka demirliyordu kendisini. Kollarından sevgi saçarak kucaklamak istiyordu onu ama olmuyordu. Gözlerindeki buğu kırdı ışıkları, cümbüş etti gözün erdiği her yeri. O buğu duygu sıvısı olup bir göle düştü. Sudaki yansımasına baktı binbir rengin, dalgalar huşuya ermişti. Dokundu işaret parmağıyla göle; durdurdu tüm girişimleri, bitirdi renk cümbüşünü. Daldırdı kolunu gönlün okyanusuna ve elini tuttu gökkuşağının. Birliğin gücüyle çıktı ordan, basamak etti su yüzeyini. Ona sarıldığındaysa artık mutluluğun bir diğer yarısı olmuştu. Bulutlara sarılıp uyuduğu o gece, ıslaktı yine yastığı...
Ne sudan yansırdı gökkuşağı, ne de dokunulabilirdi ona aslında. Ancak düşleri her şeyi mümkün kılıyordu, onlarla anlamlıyordu yaşamını. Onun kapısını açtığın an dış dünyanın yükünü indiriverirsin omuzlarından. Oradan ancak göz kırpan yıldızlar haberdar olabilir. Cennet Bahçesi'nde alınan her soluğu hak eder ciğerin, kardeşliğin gezegeninde yüzer yüreğin. Bir Kasım Yağmuru yağdı, hiç batmayan Güneş'in altında. Hiç durmadı ölümsüz kıldı gökkuşağını. O bendim , ben oydum aslında. Herkesin gördüğü gökkuşağı kendisine özeldir. Ayna gibi yansıtıyor yüreğimi, bana ölümsüzlük bahşeden güne dek hiç sönmeyecek...

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder