Yükseldim uçurumdan. Aştım çitleri. Yürüyorum güneşin doğduğu yere doğru. Ama neden ıssız bu yollar? Kurak bu toprak. Kavrulan her bir ağaç farklı bir yol çiziyor kendisine. Varlığını törpüleyerek koşuyor her biri. Gözleri bağlı, rüzgarsa şaşkın. Bilemiyor ki nereye eseceğini... Işığı mumun dibinde arayanlar, karanlıklar içinde sövdüler birbirlerine. Göğe bakmaktan yoksun bu gözler, kısır bir özsorgu döngüsünde kaldıramadılar özyıkımın süregelen enkazını. Dışa verilen sigara dumanını yeniden içe çekmek gibi... Üşengeç beyinler, gördükleri her bir işareti yok saydılar sonsuz kibirleriyle. Döngünün hayatiliğini gülümseyerek öğreten azot; her biçiminde kelebekler gibi yayıyordu her bir kanat çırpışında faydayı, görevine içten bir aşk ile bağlanarak. İnsanoğlunun bedeni; süregelen secdesine ölürken de devam ediyordu, toprakla bütünleşip tek bir vücut olmuşken çürükçüllerin de yardımıyla katılarak azot döngüsüne. Dirisi yakıp yıkarken, ölüsü fayda veriyordu insanlığa. Döndüm baktım bahçeye. El değmemiş karın havada süzülüşünü izliyordu biri pencereden, ellerine düşüşünü düşleyerek. Diğeriyse geceyi feda ederek eriştiği gündoğumunu izliyordu, içindeki özlemin getirdiği buruk bir yüz ifadesiyle. Kimse istemiyordu ama herkesin yolu ayrıktı ve git gide uzaklaşıyordu birbirlerinden. Göğe yöneldim. Işığı gördüm yeniden. Mum tekti, ışığın kaynağı tekti. Ama neden ayrı hala yollar? Bilgi birleştirici değil mi? Sınır tanımaz bilgi. Kırın camları. Bahçeye gömdüğünüz hayalleri toplayın, aşın çitleri. Yeşilliklerle doldurun dünyamızı. Solmayan çiçekler çevrelesin yolumuzu. Mutluluk gözyaşlarımla beslediğim sevgi ağacının meyvelerinden yemek sizin de hakkınız. Kalplerimizi kendi rengine boyasın, dağlarla dost olan narin ve eşsiz kar taneleri. O öyle saf ve temiz ki...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder