17 Mayıs 2013 Cuma

Four Seasons in the Abyss

Tat vermemeye başlayınca mavi nota, yürüdüm hiçliğimi ardımda bırakarak bir kez daha. Eksikliğin engin denizlerinde geçmezken sonsuzluğun adı, kendime olan inancım beni yine bırakmadı. Göğü solmuş, yüzü ekşimiş; gökyüzüne yine gri bulutlar üşüşmüş. Belki aradan aylar geçmişti; ama başbaşaydık Orkide Yolu'yla eskisi gibi. Issız anıları pek dürtmeden yürüdüm geçtim, onları acaba sarabilmiş miydim? Işıltılı gecelerim bu soruya evet yanıtını veriyordu. Ya ışık kirliliği? Pürüzler acilen ölmeli, yıldızlar birbirini hep görmeli.

İnanmadığım şeylerin illa yanlış olması gerekir mi? Daha doğrusunu bilmek, onları yok saymayı gerektirir mi? Ölüm bir rüyadan uyanmak gibiyse buna zaten alışığım. Peki sonsuz bir yokluksa, onu deneyimleyememek nasıl bir deneyim olacak acaba? Doğanın kendisini algılamak için özelleştiği biçimlerden yalnızca biriyiz. Kendimize benzemeyenleri yok saymaya meyilli olsak da ben bu yelpazede canlılığın bile ötesini görüyorum. Sevinen, üzülen, aşık olan elektronik devreler hayal ediyorum. Onları yaratmış olsam acıyı da hissetmelerini ister miydim? Doğam gereği böyle düşünsem de doğanın gereği böyle olması gerekti. Milyar yılın bilgileriyle bezenmişiz, tavuskuşu misali hepimiz birbirimizce süslenmişiz.

Gözleri koyuluğuyla parlıyor. Gülüşü sanki Güneş'i yansıtıyor. Üzülüşü bile ayrı güzel, alkımı kendisine özel. Bağlanmanın sırrı nedir acaba, doğa bunu bizden pek gizlemiş. Yaşa ve keyfine bak, sistem nasılsa işini halledecek. Uyumluluğa simge biçelim diye el ele tutuşur insanlar sanki, düşünmez kimse yüreğinin tarifini zamanın durduğu o anki.

Apayrı dünyalardı, hissetmiştim kabuğumdan çıktığımda. Köprünün üstünde gördüğüm Aytaşı, anımsandı yine hilal kırıntıları, neyse ki yapıştırmaktan vazgeçtim de kaynattım onları koydum yerine yeniden. Sonunda döktü birkaç damla bulutlar. Bindim şimşeklerin en melodiğine, göz kırptı boyalı uydu. Kendime ayırdığım günün en sonu, Ayşehrinden kopup gelen arpejler...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder